İçeriden Bildiriyorum…

Böyle bir yazın işine başlamadan evvel bir miktar kendimi tanıtmakta fayda görüyorum, ki böylece giriştiğim işin motivasyonu anlaşılabilsin. Bunun için bir miktar gaz ve toz bulutlarına inmem gerekecek.

2006 yılında nice mühendisliklere puanı yeterken Matematik bölümünü, özellikle de Çanakkale gibi bir şehirde bile isteye yazmış ve 7 yılda bitirmiş bir insan evladıyım. Yanlış olmasın, okulun bu kadar uzaması akademik yetersizlikten çok üniversite eğitimimin ilk yıllarında, ortaokul lise dönemlerinde fark edilemeyen yetilerimin hunharca ortaya çıkması sebebiyledir. Tiyatro, müzik, dağcılık, fanzin çıkartmak ve birçok üniversite topluluğunun çeşitli organizasyonlarında yer almak gibi aktivitelerden okula gitmeye vakit bulamadığım dönemlerin bu uzamada etkili olduğunu düşünüyorum.

Bölüm tercihime de biraz değinmek isterim. “Nice mühendisliklere puanı yeterken” ifadesini kullanmamın nedeni, mühendislerin ne yaptığına ya da mühendisliğin bana uygun olup olmadığına dair hiçbir fikrim olmamasıydı; ki bu zaten yazı dizisini kaleme alma motivasyonlarımın başında geliyor. Aldığım eğitimde matematik ve fizik görüyor, bunları belirli ölçüde biliyordum. Gel gelelim çevremde pek mühendis yoktu ve okulda bize mühendislik eğitimi de verilmemişti. Haliyle bilmediğim bir alan olan mühendisliğe adım atmak gözümü korkutmuş veya bana uygun gelmemiş olabilir. Matematiği ve fiziği iyi bilen bir öğrenci olsam bile mühendislik benim için kapalı bir kutuydu, ne yaparlar, nasıl çalışırlar hiçbir fikrim yoktu, kimse de durup iki kelam etmemişti. Her ne kadar matematiğin soyut ve aksiyomatik yapısını sevmiş de olsam, bugünkü düşünce tarzımı büyük ölçüde etkilemiş olsa da -ülke şartlarının da etkisiyle- başlangıçta kendime bu bölümü önermezdim. Aslında bu durumu iki cümleyle geçiştirmek içime sinmiyor açıkçası. Sebebini daha iyi anlatabilmem için biraz daha geriye gitmem gerekebilir. Konu eğitim olduğu için hikâyemde ilkokul-lise dönemine de girmemiz gerekecek.

İlkokul, ortaokul ve liseyi nezih sayılabilecek bir bölgede okumuş, akademik açıdan başarılı bir öğrenciydim. Dönüp baktığımda aslında akademik dersler dışında da fena değildim ama nedense hiç fark edilmedi bu. Şu an iyice körelmiş olsa da resme elim oldukça yatkındı. Hiç teknik eğitimim olmadan fena sayılmayacak kara kalem portre çizimi yapabiliyordum. Bir de derslerde blok flüt çalmak dışında özel bir müzik eğitimim ve YouTube gibi kaynaklar olmamasına rağmen o dönem çıkan 3310’u kurcalayıp melodi yazma olayını çözmüştüm. Notasını bulduğum şarkıları telefona ekleyebiliyor hatta bazen duyduğum basit melodileri notası olmadan telefona kaydedebiliyordum. Gazetelerin alt köşelerinde verilen telefon melodi kodlarından sevdiğim şarkıları seçip flüt ile çalabiliyordum. Bunları kendim çözmüştüm ve tıpkı mühendisliğin bana uygunluğundan bahseden olmadığı gibi bunları fark eden de pek olmamıştı. Çünkü ben bunlar ile uğraştığım dönemde bölüm sonu canavarına kadar gelmiştim; LGS.

Okul derslerinde başarılı olsam da 8. sınıfa gelene kadar hiç test kitabı çözmemiştim (ki o dönem çok sık rastlanan bir durumdu) ve ilk ciddi test deneyimimi gittiğim dershanenin yaptığı seviye sınavında yaşadım. Sonucunda en alt sıralarda yer alıp H sınıfında eğitime başladım. Sonradan dönem içinde hocaların da takdiri ile A sınıfına çıkmış olsam da test çözmeye hâlâ alışamamıştım. Genel olarak sorularla uğraşmayı seviyor ve yapamadığım soru olduğunda geçmektense daha da üzerine odaklanıyordum. Bu kötü alışkanlığım neticesinde liseye giriş sınavında, aşırı rahatlığın da etkisiyle, sınav süresi bittiğinde sona bıraktığım 25 soruluk Sosyal Bilgiler testinin 10 tane sorusu hiç yapılmamış vaziyetteydi. Soruların yetişmemesini geçtim Türkiye-Kosta Rika maçının ilk yarısını da kaçırmıştım.

Sonuç olarak doğruluk oranı yüksek olsa da boş soru fazlalığından istediğim gibi bir puan elde edemedim ve liseyi dümdüz bir şekilde okudum. Aynı süreç lise hayatımda da devam etti, hiç test kitabı çözmeden derste dinlediğiyle yapan, bunun dışında çok çalışmayan bir öğrenci oldum hep. Yine bir dershanede seviye sınavı, yine son sınıftan başlanan süreç ve zamanla yükselen bir grafik. Sonuç ilk yılımda istediğim bir bölümün olmaması — gerçi o gün gelip “istediğin bölüm ne” diye sorsanız net bir cevap da alamazdınız — ardından tekrar hazırlık. Bu sefer çalışma miktarını biraz daha artırıp fena olmayan bir derece yapıp üniversiteye yerleştim ki zaten başta ondan bahsetmiştim.

Öğretmenlik kariyerim ise 4 yılımın ardından kendime bir çekidüzen verme isteğiyle başladı. Okulun uzatmalı kısmını bir yandan dershanelerde ve çeşitli eğitim organizasyonlarında yer alıp bir yandan okuluma devam edip dersleri toparlayarak geçirdim. 6. yılımın başında 3. sınıfa geçmiş ve gerçekten hem matematikten hem öğretmenlikten zevk almaya başlamış, işin özünde kendime bir yol bulmuştum; hatta bu yolu bu kadar erken bulduğum için kendimi şanslı bile hissediyordum. Bu sebeple okulu bitirince, hiçbir zaman adapte olamadığım sınav sistemine girmektense yüksek lisansa devam edip bir taşla iki kuş vurmayı düşünüyor ve bu yöne doğru gayet emin adımlarla gidiyordum. Fakat kader ağlarını örmüştü ve bu sefer elimde olmayan sebeplerle okul sonrası bu planıma ara vermem gerekmişti. O günden sonra bir süre istemeyerek dershane ve kolejlerde sınav sistemine dalış yaptım. Asıl kopuş ve sorunların farkına varış ise buradan sonra gerçekleşti ki bu serzenişimin temelleri o günlerde atıldı.

Arada bir yerde yüksek lisansı tamamladım. Sonrasında yolum bir süre çevrim içi eğitim içerikleriyle, ardından da üniversitede öğretim görevliliğiyle kesişti. Eğitimde yapay zekâ kullanımına odaklanmak istediğim için bir dönem matematik öğretmenliği alanında doktoraya da başladım; fakat bu alandaki çalışmaların yazılım ve teknolojiden çok sosyal bilimler tarafına yakın durması beklediğim hattı bulmamı zorlaştırdı. Çalışma alanımın bilişim tarafına kaymasıyla bu süreç başka bir yöne evrildi. Hâlâ eğitimde yapay zekâ kullanımı üzerine çalışmalarım olsa da bunun şimdilik anlatacağım hikâyeyle doğrudan ilgisi yok, en azından bu evrede. Yine de bütün bu süreç, eğitim hakkında yalnızca kişisel hatıralarla değil, daha sistemli okumalar ve farklı kurumsal deneyimlerle düşünmeme sebep oldu. Fakat anlatmak istediğim hikâyede bu noktalar doğrudan belirleyici olmadığından detaya girmiyorum.

Anlattıklarımın üzerine eğitim hakkında konuşabileceğimi düşünüyorum. İlerleyen bölümlerde gözlemlerim dışında bu yaşadığım olaylardan da bahsedeceğim zaten. Bir de fark etmişsinizdir, yaptığım giriş ve tanıtma bölümü kendini bilirkişi görenlerin bilgilerini aktarırken (haklı olarak) kullandığı “kendinden üçüncü tekil şahıs olarak bahsetme” kavramından oldukça uzak. Temelde maksadım, hayatının ilk yedi yılı dışında kalan süreyi eğitimin içinde, hemen her alanında geçirmiş biri olarak bu konudaki gözlem ve tecrübelerimi aktarmak. İlerleyen bölümlerde dil de buna uygun bir çerçeveye oturacak. Burada anlaşılmasını istediğim şey maksadımın biraz da içimde biriktirdiğim ve sizlerin de haklı göreceğini düşündüğüm öfkeyi kusmak. Zira bu süreçte sistemin içerisinde öğrenci, öğretmen, içerik hazırlayıcısı, eğitim teknoloğu ve akademisyen olarak her türlü mantıksızlıkla karşılaştım ve genel olarak hep bir uyum sorunu yaşadım özünde.

Başarısız değildim; hatta çoğunlukla iyi bahsedilen bir öğrenci oldum, fakat bekleneni (artık her neyse) tam olarak veremedim. Bu eğitmenlik sürecimde de devam etti diyebilirim. Başlarda heyecanlı ve idealleri olan bir öğretmen iken sistem içindeki mantıksızlıklara uyum sağlayamadığımdan ve ideallere sahip olmanın aslında büyük bir dezavantaj olmasından dolayı sorunlar yaşadım hep.

Bu kadar anlattıktan sonra “peki bu konularda söz söyleme hakkı nereden geliyor” diye sorulabilir, özellikle de bekleneni veremediğimden söz ettikten sonra bu tamamen meşru bir soru. Zaten bu yazı dizisini akademik bir yetki iddiasıyla yazmıyorum; çalışma alanım doğrudan eğitim bilimleri de değil. Bununla beraber sistemin içinde hemen her etiket ile yer almış biriyim. Yapılabilecek çoğu hatada ya fail ya maktul olarak olayın içinde bulundum.

Yani sorunun harman olduğu yerdenim…

Yani içeriden bildiriyorum…