Milli Evrak Bakanlığı

-Aşağıda anlatılanlar hayal ürünüdür-

İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne bölgedeki bir okulun en üst katı ayrılmıştı. Sağlam kafanın sağlam vücutta olacağını düşünen güzide büyüklerimiz, genç öğretmenleri mesai dışında da diri tutabilmek için olsa gerek, en yakın otobüs durağından 20 dakikalık bol tırmanışlı bir yolculukla ulaşılabilen bir okulu seçmişlerdi bunun için. Bu konum seçiminin genç öğretmenlerde bir farkındalık yaratma amacı taşıdığını iddia edenler de vardı. Söylentiye göre amaçlardan biri öğrenciler arasında oldukça popüler hale gelen “Survivor” konseptli yarışmalara yapılan tatlı, sevimli, zaman zaman terli, zaman zaman buz kestirici bir göndermeydi. Bu farkındalık sayesinde genç öğretmenlerin Z kuşağı ile daha iyi iletişim kurabileceği düşünülmüştü belli ki. Bu tarz şeylerde hep genç öğretmenlerin düşünülmesinin sebebi, tecrübeli öğretmenlerin arabalar, altın günleri, futbol, ek dersler, gelinler ve damatlar, düğünler ve dernekler gibi üzerine konuşup beyin fırtınası yapacakları çok daha önemli konuları olmasındandı.

Aydınlanmasına ramak kalmış gençten bir öğretmen saat 9 sularında binaya ulaşmıştı. Binanın ana kapısında Müdürlük girişinin yan tarafta olduğu yazıyor ama hangi yan olduğunu söylemiyordu. Bunun üstüne bir süre binanın etrafında turladı. İstemsizce sanki bir ödül oyununundaymış da, kazanmak için çıkışı bulması gerekliymiş hissine kapılan öğretmen son çare olan yangın merdivenine tırmanmadan önce son bir tur atmaya daha karar verdi. Daha önce gördüğü ama aradığı giriş olmasına ihtimal vermediği, olsa olsa bir depoya ait olacağını düşündüğü, binanın arka tarafında kalan, alt kısmında baklava motifleri, ortadan üst kısma uzanan ve üzerinde turuncuya boyanırken akan boyanın kuruyup oluşturduğu küçük damlacıklara sahip parmaklıkları ve bu parmaklıkların ardında şifreli kanal görüntüsü oluşturan buz işlemeli camları ile beraber insanın gözüne batar derecede dikdörtgen bir kapının yanına geldi. Yakınına gelince kapının hafif aralık olduğunu fark etti. Metal kokusunun eline yapışması pahasına kapıyı aralayıp içeri girdiğinde sadece bir merdivenle karşılaştı. Merdiven boşluğundan sızan ışık doğru yolda olduğunu hissettirdi. Dört katlık bir tırmanış ardından karşısına çıkan kapıdan içeri girdi. Uzun ve genişçe bir koridor ve karşılıklı kapılar. Aradığını bulmuş gibiydi ama tam olarak aradığını bulmuş da sayılmazdı, zira ortalıkta kimseler gözükmüyordu.

Şimdi yapması gereken, yeni işe başladığı kurumun istediği evrakları almaktı. Başta istenenler garip gelmiş olsa bile “elbet vardır bir bildikleri” diye düşündü. İstenen belgelerden birisi hizmet cetveliydi. Bu daha önceden öğretmen ataması ile çalıştığı kurumların listelendiği bir belgeydi. Bunu anlayabiliyordu zira piyasada bulunan onlarca kurum öğretmenlerini öğretmen veya uzman eğitici ataması yapmadan çalıştırmaktaydı. Asıl kafasına oturmayan diplomasının da istenmesiydi. Çalıştığı kurumun diplomasının olup olmadığını umursamadığını biliyordu. Diplomayı görmek isteyen çalıştığı kurumun yöneticileri değil, o gün evrak almak için geldiği İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüydü. Sonradan eski zamanlarda yaşanan durumlarla ilgili hikayeler aklına geldi. Diplomasız şekilde yıllarca ortamı idare edip öğretmenlik yapanlar olduğu söyleniyordu. Hatta okul müdürlüğüne kadar yükselip oradan emekli olanlar bile vardı duyduğu hikayelerde. Bu kadarına aslında ihtimal vermiyordu ama. Gerekli diplomaya sahip olmadan resmi bir kurumda idareci, yönetici konumuna gelmek neresinden baksan imkansızdı aslında.

Saçma gelen şey, günümüzde e-Devlet üzerinden bu tarz bilgilerin çoğunun ulaşılabilir vaziyette olmasıydı. Resmi kurumlarda aradaki bilgi akışı ve arşivleme yöntemleri online işlemler yapmaya tam uyumlu hale gelmemiş olabilir, daha çalışmalar bitmemiş olabilir diye düşündü ama yine içine sinmeyen bir durum vardı. Daha geçen sene aynı ilin başka bir ilçesindeki okulda işe başlarken bulundukları İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünü onaylamak adına diplomasını istemiş ve gariptir ki onaylamışlardı. O gün alacağı belge için memur kendi sistemlerine girecek ve daha önceden atamalı çalıştığı kurumları görecekti. Yani daha önceden belli belgelerin Milli Eğitim Bakanlığının bu konuda görevlendirdiği bir memur tarafından onaylandığı aşikârdı. Eğer yeni okulu ile bir önceki okulu aynı ilçede olsaydı İlçe MEB tekrardan diploma görmek istemeyecekti bu arada. Çünkü daha önceden diplomayı kendi görevlisi onaylamıştı. Her sene başında ya da kurum değiştirmede yapılan bir şey değildi; il veya ilçe değişiminde yapılan bir şeydi yani bu. Peki büyüklerimiz bizlere yine bir mesaj verme gayesiyle mi yapmışlardı bunu acaba? “Bir elin verdiğini öbür el görmeyecek.” düsturunun açıkça İlçe Müdürlükleri arası bir uygulaması değil miydi yapılan. Bu fikirle içi bir anda huzur doldu ve evrakları alacağı yeri aramaya başladı.

Her bir oda bir birime aitti. İnsan Kaynakları, Özel Büro, Mesleki ve Teknik Eğitim Birimi… vb. Bir de her birimin şefi vardı, İnsan Kaynakları Şefi, Özel Büro Şefi, Mesleki ve Teknik Eğitim Birimi Şefi… vb. Her biri bir şefin etrafında toplanmış birimlere ait sağlı sollu odalar vardı fakat inatla kimseler ortalıkta gözükmüyordu. Hangi kapıyı çalacağını bilmiyordu, o da şansına güvenip en yakın kapıya gidip tıkladı. Tepki yoktu. Tam karşısındaki kapıyı tıkladı, sonuç değişmedi. Birkaç denemeden sonra bunun da büyüklerin bir mesajı olduğunu fark etti. Etrafta Kızılderili obası gibi birimler vardı ama hepsi boştu. Kızılderili Katliamına yapılan bir göndermeden başka ne olabilirdi bu?

Bir an önce işini halletmesi lazımdı. Daha okula dönüp yapmayacağı etkinliklere ait olan ve doldurması gereken evraklar vardı. İşlemeyeceği müfredatın yıllık planlarını daha önceden halletmişti. Şimdi sırada sosyal etkinlik tabanlı kulüp etkinliklerinin evrakları vardı. Elbette o güzel etkinlikleri yapmak isterdi fakat ne veliler ne idare ne de öğrenciler (en azından bir kısmı) sınava hazırlık döneminde ders programında olması gereken kulüp etkinliklerini istemiyordu. Kulüp etkinlikleri de ne ki, gerçek müfredatı bile isteyen yoktu. Zira müfredatta sadece son sınıf dersleri vardı fakat sınav tüm lise öğretimini kapsıyordu. Geriye dönük küçük hatırlatmalar yapabilirdi fakat gidip 9. sınıfa ait olan ve öğrencilerin anlamadığı bir konuyu baştan sona anlatamazdı. Çoğunlukla buna rağmen öğrenciler yine anlamıyorken güzide Bakanlığımız bunun bile fazla olduğunu, 9. sınıfı geçmiş bir öğrencinin o döneme ait bilgileri öğrenememiş olması gibi bir ihtimali kimsenin aklının ucuna bile getirmesini istemiyordu. Zaten olsa bile kimse bundan haberdar değildi aslında. Evraklara göre her şey tamamdı. Küçük istisnalar hariç ülkedeki tüm okullarda aynı konular, aynı sıra ile anlatılmıştı. Her şey yıllık planlara uygundu. Evrakların tam olması eğitimin yapıldığını ispatlamak için yeterliydi. Daha önceden geçirdiği bir müfettiş kontrolünü düşündü. Nasıl olduysa müfettişin geleceği bir hafta önceden duyulmuştu. Tüm eksik evraklar o sıra tamamlandı ve müfettiş geldi.

Gelen müfettiş görevini gayet güzel şekilde yerine getirmişti. Bir hafta boyunca okuldaki idare katında kalıp tüm evrakları inceledi. Bu sırada sınıfları veya öğretmenleri kontrol etmesi gereksizdi. Evrak varsa her şey tamamdı.

Koridorun sonuna kadar gitti. Buraya geldiğinde içeriden bazı sesler geldiğini duydu. Kapıyı tıkladı ve içeri girdi. Tüm obanın içeride olduğunu gördü. Kimseye bir şey olmamış, herkes ciddiyetle görevinin başındaydı. Kimi getirdiği meyveleri doğruyor, kimi börekleri dilimliyor, kimisi de tabak çanakları hazırlıyordu. Çay zaten olmazsa olmazdı.

Bir sandalye gösterip bir şey isteyip istemediğini sordular. Genç öğretmenimiz gerekli olan evrakları söyledi.

— Onu hallederiz, istersen çay kahve al, bir şeyler ye.

— Bir an önce okula dönmem lazım.

— Bari meyvelerden al biraz, ağzımız tatlansın, belgeleri hallederiz.

Tatlı tatlı konuşmanın faydası burada yadsınamaz. Atalarımızın dediği gibi tatlı dil yılanı deliğinden, evrakı çekmeceden çıkartır. Hem zaten herkes her şeye zehir zemberek saydırıp dururken tatlı tatlı konuşabilmek, devlet dairesi gibi soğuk bir ortamda bir nimetti aslında. Gel gelelim konunun kendisi kişiyi ister istemez bu tatlılıktan uzaklaştırıyor. Zira bu sahne münferit değil; ülkenin dört bir yanındaki ilçe müdürlüklerinde, okullarda, öğretmenler odasında her gün yeniden sahneleniyor.

Soruna bodoslamadan giriş yapalım. Eğitim sistemimizdeki en büyük sorun eğitimi ayakta tutan yapının kendisidir: Milli Evrak Bakanlığı. Biraz daha açarsak eğitimin bürokrasi ve evrak işleri içinde kaybolmasıdır.

Burada eğitimle ilgili birçok ilkeden, yöntemden ve bunların bizde neden uygulanamadığından uzun uzun bahsedebiliriz; fakat bu şekilde konuştuğumuzda hep bir şey eksik kalacaktır. Çünkü bugün modern diye tartıştığımız yöntemlerin önemli bir kısmı zaten müfredatımızda ve sistemin resmî belgelerinde yer almakta.

Meseleyi siyasete de bağlayabiliriz; zaten bu ülkede siyaset girdabına kapılmayan ne var ki? Gelgelelim hâkim siyasi güç kim olursa olsun, eğitim son elli yıldır benzer bir çıkmazın içinde dönüp durmaktadır. En azından bu sistemin hem öğrencisi hem öğretmeni olmuş biri olarak benim gözlemim bu yönde. Bugünlerde yer yer romantize edilen 1980’lerin, 1990’ların ve 2000’lerin eğitimi de bundan çok farklı değildi.

En büyük sorun eğitimde Tapu Kadastro Bakanlığındakinden daha yoğun bürokrasi olmasıdır. Elbette devlet yapısal olarak karıştığı her şeye bir miktar bürokrasi katar. Eğitimdeki sıkıntı bu yapının eğitimin önüne geçmesidir. Onlarca yaklaşımın olduğu ve oldukça kırılgan bir yapıya sahip olan eğitim belki de devlet hantallığından olumsuz olarak en çok etkilenecek yapıdır. Ama ne yazık ki bizde bu hantallıktan en fazla müzdarip olanıdır aynı zamanda.

Bütün bir eğitimi tek bir sistem üzerinden herkese aynı şekilde vermek eğitimin tüm ilkelerine aykırıdır neredeyse. Ama bu şekilde olması eğitimi yönetenler için en kolayıdır bir yandan.

Son yıllarda her alanda dile getirilen liyakat meselesi burada da gündemimizde elbette. Fakat asıl sorun bu değil; eğitimi yönetenler arasında liyakat sahibi isimler hiç eksik olmadı. Ziya Selçuk ilk geldiğinde herkes umutluydu, Nabi Avcı için de eğitim çevrelerinde genel kanı olumlu yöndeydi. Her ikisini de bizzat tanımam ama bu isimlerin hakkını teslim eden sesleri siyasi konjonktürden bağımsız olarak defalarca duydum. Yine de ne bu dönemlerde eğitim bir sıçrama yaptı ne de dibe vurdu. Bataklık yerli yerinde durdu; değişen sadece bocalama hızıydı.

Geçmiş MEB bakanlarının önemli bir kısmının, en azından son kırk-elli yıla bakıldığında, hukuk veya maliye kökenli olması belki bu açıdan anlamlıdır. Bu durum eğitim meselesinin çoğu zaman pedagojik bir alan olmaktan çok, devlet yönetimi ve bürokratik düzen meselesi olarak ele alındığını gösterir. Fakat sorunu yalnızca bakanların mesleki kökenine bağlamak da eksik olur. Bakanlığın sürekliliğini sağlayan bürokratik kadrolar içinde pedagojik eğitim almış, yüksek lisansını veya doktorasını eğitim alanında yapmış çok sayıda insan vardır hatta çoğunluk bu kişilerden oluşur. Buna rağmen işleyişin kayda değer biçimde değişmemesi, meselenin tek tek kişilerin niteliğinden çok kurumun çalışma mantığında aranması gerektiğini düşündürür.

Burada meseleyi biraz daha somutlaştırmak için doğrudan tanıdığım bir eğitimciden söz edebilirim. Formasyon eğitimi aldığım dönemde kendisinden ders alma imkânım olmuştu; kısa süreli bir temas olmasına rağmen eğitim üzerine düşünme biçimimde belirgin iz bırakmış insanlardan biridir. Sonraki dönemlerde Talim ve Terbiye Kurulunda önemli bir konuma gelmişti. Bilgisi, ders işleyişi ve meseleleri ele alış tarzı bakımından değil Talim ve Terbiye Kurulu, eğitimin tamamını tek başına emanet edebileceğim türden biriydi.

Fakat mesele tam da burada düğümleniyor: Böyle insanlar sistemin içine girdiğinde sistem değişmiyor; çoğu zaman sistem onları kendi işleyişine dâhil ediyor. Günün sonunda Talim ve Terbiye Kurulu yine aynı kurul olarak kalıyor; toplantılar, raporlar, etkinlikler ve birbirini takip eden resmî süreçler aynı bürokratik döngü içinde dönüp duruyor. Sorun iyi eğitimcilerin hiç bulunmaması değil; iyi eğitimcilerin bile bu yapı içinde hareket alanı bulmakta zorlanması.

Özünde bakılırsa bu kurulların, şuraların aldığı kararlar gayet eğitim ile ilgili. Hazırlanan raporlara, yayınlara bakarsanız aslında güzel çalışmalar olduğunu bile düşünebilirsiniz. (4+4+4 gibi saçmalıklar da çıkmakta elbette.) Gel gelelim tüm bunlar o raporlarda kalıyor. Bu hantallık içerisinde alınan kararların uygulanıp uygulanamadığı kontrol edilemiyor. Yarın kurul toplansa ve eğitim sistemimize dair en önemli sorunun cevabını verse yine bir şey değişmeyecek.

Örnek vermek gerekirse, 2013 yılında MEB eğitim yaklaşımını değiştirdiğini söyledi. Söylenene göre artık klasik eğitimden yavaş yavaş uzaklaşılacak ve yapılandırmacı, proje tabanlı eğitime geçiş yapılacaktı. Bu müthiş bir şey aslında. Ezberci eğitimin en büyük antitezlerinden birisi sayılabilecek bir yaklaşım. Müfredat buna göre değişti. Konuların yeri, içeriği daha modern hale getirildi. Bir eğitimci gözüyle baktığımda en azından alanım olan matematik ile ilgili olan kısmı özelinde konuşursam bunun çok güzel bir değişim olduğunu söyleyebilirim. O dönem bu kararı onaylayacak kişi olsam, yer yer yetersiz bulsam da bu onayı içime sinerek verirdim.

Bu karar yaz ortalarında açıklandı ve eylül itibarıyla bu programın artık uygulanması gerekiyordu. Her dönem başı yapılan seminer döneminde tüm okullarda bunlarla ilgili bilgilendirme yapılmıştır tabii ki. Zaten o seminer dönemlerinin asli görevlerinden birisi de bu. Ama her ne hikmetse öğretmenlerin büyük çoğunluğu böyle bir şeyden haberdar değildi. Birçok öğretmen bir önceki yıldan elinde bulunan kitap ile derse girip tahtaya konuları yazdığında şoka uğramıştı. Zira kendi elindeki kitap ile öğrencilerdeki kitaplar farklı konular anlatıyordu.

Bu örnek başlı başına yapının saçmalığını özetlemeye yeterli aslında. Bakanlık bu derece köklü bir değişime gidiyor fakat öğretmenlerin büyük çoğunluğu bundan haberdar değil. Peki neden? Birçok şey gibi seminer dönemlerinde verilen eğitim ve yapılan etkinliklerin sadece evrak düzeyinde kalması sebebiyle tabii ki. O yılın seminer dönemine ait okullardaki evraklar incelense büyük bir eksiklik bulunamayacağından eminim. Yani kâğıt üstünde tüm öğretmenlere gerekli bilgilendirmeler yapılmıştır büyük ihtimal. Bu açıdan bakıldığında daha müfredattaki değişikliği öğretmenine haber veremeyen bir yapı ile daha büyük sorunları nasıl çözeceksiniz?

Bir yandan da bu derece köklü bir değişimi alt kadrolara aktaramayan yapı kaçıncı ders saatinde hangi tip örnek verilecek, hangi kazanıma değinilecek, hangisine değinilmeyecek buna karışmakta. Yine bir örnek üzerinden gidelim. Memlekete döndüğünde kısa bir dönem ücretli öğretmenlik yapan bir arkadaşımın hikâyesi. Ders esnasında müfettiş geliyor ve dersi izliyor. Tabii ki önünde MEB kitabı da bulunmakta. Arkadaşım ders anlatırken sınıftaki öğrencilerin zorlandığını görüp doğrudan tanımdan çıkabilecek bir örnek yazıyor tahtaya. Üslü sayılarda tabanlar aynıyken yapılan işlemlerle alakalı. Herkesin üslü sayılarda işlemlere hâkim olmadığını varsayarak yaptığını şuna benzetebilirim; sınıfta toplama anlatıldıktan sonra rastgele iki sayı yazıp çözmeye eşdeğer bir şey yapıyor. Müfettişle aralarında şöyle bir diyalog geçiyor:

— Hocam bu örnek kaçıncı sayfada?

— Ben yazdım. Basit bir örnek zaten.

— Hocam kitaptaki örnekler üzerinden gidersek daha iyi olur. Kitabın dışına çıkmayalım.

Bu münferit bir olay. Hatta müfettişin yaptığı şey doğrudan öğretmenin sınıf içi anlatımına müdahale etmek olduğundan yaptığı dönemde kendisinin soruşturma geçirmesine bile sebep olabilecek bir durum. Fakat merkezi müfredatın bu şekilde öğretmene karışması yıllardır süregelen bir durum.

Aslında müfettişler burada oldukça belirleyici konumdalar diyebiliriz. Merkezi yapının eğitimi doğrudan ölçme araçları sayılırlar. Fakat görüldüğü üzere yetki varken böyle saçma durumlar oluşabilmekte. En azından böyle bir ölçüm yönteminde bozukluklar olabileceği aşikâr. Bu sebeple zaten artık sınıfa girmeleri yasak. Bakanlıktan güzel bir düzenleme fakat bu durumda da ölçümü nasıl yapacaklar. Tabii ki evraklar ile. Eskiden de evrak her şeyin ötesindeymiş ama artık tek kontrol noktası.

Uzun uzadıya durumun vahametini anlatan nice örnekler verilebilir. Genel duruma bakarsak tam bir “Dostlar alışverişte görsün” durumu olduğu açık.

Bu yaklaşım başlı başına her şeyi özetliyor aslında. Program değişikliği yapılıyor, kağıt üstünde çok güzel ama öğretmenlerin haberi yok. Bir yandan öğretmenin derste verdiği örneğe bile karışan bir müfredat var ama öğretmenlerin çoğu — özellikle sınav gruplarında — yıllık plana uymadan anlatıp sınıf defterini yıllık plana göre dolduruyor.

Bir de öğretmenler odasında dönen evrak kargaşası vardır. Devamlı okul memuru gelir ve öğretmenlere imzalaması için belgeler dağıtır. Kulüp etkinlik raporu, öğrenci gezi formu, merkezin yapılmasını istediği bir etkinliğin bilgilendirmesi, MEB’in aldığı bir kararın bilgilendirmesi, görevlendirmeler ile ilgili bilgilendirme… şeklinde uzar gider. Gün boyu öğretmenin bir noterden daha fazla imza attığı zamanlar olmakta.

Bu ağdalı yapı hiçbir sorunu tam olarak çözemez. Tartışsınlar desek şuralarda yapılan şey bu. Müfredat ağır, onu değiştirelim desek o da yapıldı ve yapılmaya devam ediyor. Kontrol etsinler o zaman desek müfettişlerin yaptığı şey de tam olarak bu. Peki çözüm nedir?

Burada genel yaklaşımın ve yapının değişmesi gerekir. Böylesi bir yapıda alacağınız her türlü karar yine boşa gidecektir. İşin özünde eğitimi bürokratların yönetiminden bir an önce almak gerekmektedir. Bu bürokratlar iyi eğitimcilerden seçilseler bile kurum kültürü Tapu Kadastro Müdürlüğü ile benzer yapıda olduğundan sistem içinde onlara da hareket alanı kalmamaktadır.

Yalnız bu sistemin bir zararı var. Mevcut yapıda “al gülüm ver gülüm” takılan şefler, memurlar, müfettişler, müdürler ve öğretmenlerin biraz keyfi kaçabilir. Zira bu değişim sonunda dişe dokunur şeyler yapılması gerekecek ve önemli olan şey artık evrak değil icraat olacağından eski usule alışkın olanları biraz uyum sorunu yaşayacaktır. Bir taraftan yapının düzelememe sebeplerinden birisi de bu aslında. Böyle bir yapıya dönüldüğünde evrak üzerinde eksiksiz olan bir grup personelin foyaları ortaya çıkacaktır elbette.

Özellikle öğretmen bazında büyük sıkıntılar olacaktır ki öğretmenler ile ilgili kısma ilgili bölümde bol bol değineceğim. Öğretmenlerin statik yapısı, kontrolsüzlük, yeterliliği geçtim akli dengesi yerinde olmamasına rağmen geri hizmete çekilmeyip sınıfa yollanan öğretmenler, sendikal haklar ve bunların gevşettiği öğretmenler vesaire bunlar ayrı bir bölümün konusu.

Bu kısma daha ziyade balığın başı ile ilgili sorunları listeleme yeri olarak bakabiliriz. Genel olarak sorun “Merkezi Yönetememe” durumu. Ekonomik konularda liberaller ile sosyalistlerin benzeri tartışmaları bolca yaptığını görmüşsünüzdür. Bu bölüme baktığımızda liberallerin önerileri buraya daha uygun gibi gelmekte fakat sosyal devlet anlayışını savunan arkadaşlar da müsterih olsun. İleriki bölümlerde aşırı serbest bırakılan, tüm kontrol mekanizmasının öğrenci ve veli geri dönüşleri (kayıt) olan “Dershanecilik” sistemi üzerinden bu yapının zırvaladığı yerlere değineceğiz.